16. Bölüm

Bert Veda Ediyor

Tükrer saray duvarlarının dışında bir kargaşa olduğunu fark etti ve neler olduğunu görmeye çalıştı. Yerdeki kadını görüp şok ve acıma dolu feryatları duyduğunda, birden yalanlarını ortaya serebilecek bir pürüz bırakmış olabileceğini anladı: Dul kadın! Kalabalığın arasından ilerleyerek Bayan Pürneşe’nin yüzüne yelpaze sallayan küçük bir grup insanı hızla geçti; Tükrer hasret kaldığı banyoyu ertelemesi gerektiğinin farkındaydı ve kurnaz zihni hemen çalışmaya başlamıştı.

Kraliyet alayı sağ salim sarayın avlusuna girdiğinde hizmetkârlar Fred’in atından inmesine yardım etmek için koşuşturdular, Tükrer ise Binbaşı Kakalak’ı kenara çekti.

“Dul, Pürneşe’nin dulu!” diye mırıldandı. “Kocasının ölümünü ona neden haber vermedin?”

“Hiç aklıma gelmedi lordum” dedi Kakalak dürüstçe. Dönüş yolu boyunca taşlı kılıcı düşünmekle meşguldü kafası: Kılıcı satmanın en iyi yolu neydi, kimin olduğu anlaşılmasın diye parçalara ayırıp mı satmak lazımdı acaba...

“Kahretsin Kakalak, her şeyi ben mi düşünmek zorundayım?” diye hırladı Tükrer. “Hemen fırla, o pis pelerinleri Pürneşe’nin cenazesinin üstünden al, onu bir Cornucopia bayrağıyla örtüp Mavi Oda’ya yatır. Kapıya muhafızları dik ve Bayan Pürneşe’yi Taht Odası’na yanıma getir.

“Ayrıca ben onlarla konuşana kadar askerler eve gitmeyecek veya aileleriyle konuşmayacaklar, hemen emri ver. Hepimizin aynı hikâyeyi anlatması en önemlisi! Şimdi acele et, ahmak, acele et – Pürneşe’nin dulu her şeyi mahvedecek!”

Tükrer askerlerin ve seyislerin arasından geçip Salyan’ın atından indirildiği yere geldi.

“Kral’ı Taht Odası’ndan ve Mavi Oda’dan uzak tut” diye fısıldadı Salyan’ın kulağına. “Uyumaya gitmesi için onu teşvik et!”

Salyan başıyla onayladı, Tükrer de sarayın loş ışıklı koridorlarından aceleyle ilerledi, üstündeki toz toprak içinde kalmış binici paltosunu çıkarıp hizmetkârlara temiz giysi getirmelerini söyledi bağırarak.

Boş Taht Odası’nda temiz ceketini giydi ve hizmetçiye tek bir lamba yakmasını ve kendisine bir kadeh şarap getirmesini emretti. Sonra bekledi. Sonunda kapı çalındı.

“İçeri girin!” diye bağırdı Tükrer ve içeri Binbaşı Kakalak girdi, yanında yüzü kireç gibi bembeyaz olmuş Bayan Pürneşe ve minik Bert vardı.

“Pek kıymetli Bayan Pürneşe’ciğim… pek pek kıymetli Bayan Pürneşe’ciğim” dedi Tükrer, kadına doğru uzun adımlarla ilerledi ve boşta duran elini sıktı. “Kral benden ne kadar üzgün olduğunu size söylememi istedi. Benim de taziyelerimi kabul ediniz. Ne trajedi ama… ne kadar kötü bir trajedi.”

“Ne-neden kimse haber göndermedi?” diye hıçkırdı Bayan Pürneşe. “Ne-neden onun zavallı – zavallı bedenini gördüğümüzde haberimiz oldu?”

Hafifçe sendeledi, Kakalak hemen varaklı küçük bir sandalye getirdi. Hetty adındaki hizmetçi, Tükrer’in şarabıyla geldi ve şarabı kadehe döktüğü sırada Tükrer şöyle dedi:

“Sevgili hanımefendi, aslında haber gönderdik. Bir ulak gönderdik – öyle değil mi Kakalak?”

“Doğru” dedi Kakalak. “Genç bir er gönderdik, adı da…”

Ama o anda Kakalak kalakaldı. Hayal gücü oldukça sığ bir adamdı.

“Nobby” dedi Tükrer, aklına ilk gelen adı söylemişti. “Küçük Nobby… Düğmeler” diye ekledi çünkü tam o sırada lambanın titreşen ışığı Kakalak’ın altın düğmelerini aydınlatmıştı. “Evet, küçük Nobby Düğmeler gönüllü oldu ve atına atladığı gibi yola koyuldu. Ona ne olmuş olabilir? Kakalak,” dedi Tükrer, “Nobby Düğmeler ardında iz bırakmış mı öğrenelim, derhal bir arama ekibi göndermemiz gerek.”

“Derhal lordum” dedi Kakalak, eğilerek selam verdi ve çıktı.

“Nasıl… kocam nasıl öldü?” diye fısıldadı Bayan Pürneşe.

“Pekâlâ hanımefendi” dedi Tükrer, anlattığı hikâyenin artık resmi versiyon olarak kabul edileceğinin farkında olduğundan kelimelerini dikkatlice seçiyordu, artık hikâyesine sonsuza dek sadık kalmak zorundaydı. “Duymuş olabileceğiniz gibi Bataklık Diyarı’na yolculuk ettik çünkü orada Ickabog’un bir köpek kaçırdığı haberini aldık. Varışımızdan kısa bir süre sonra, üzülerek söylüyorum, alayımızın tamamı canavarın saldırısına uğradı.

“Canavar ilk olarak Kral’a saldırdı ama Kral kendini cesurca savundu, kılıcını canavarın boynuna sapladı. Tabii Ickabog’un kalın derisi için bunun bir yabanarısı sokmasından farkı yoktu. Kudurdu ve başka kurbanlar aradı, Binbaşı Pürneşe canavarla kahramanca savaştı, ne yazık ki kralı için hayatını feda etti.

“Sonra Lord Salyan’ın aklına mükemmel bir fikir geldi ve tüfeğini ateşledi, tüfeğin sesi Ickabog’u korkutup kaçırdı. Zavallı Pürneşe’yi bataklıktan çıkardık, bir gönüllüden ölüm haberini ailesine ulaştırmasını istedik. Sevgili küçük Nobby Düğmeler bunu yapacağını söyledi ve atına atladı, Hamurhisar’a vardığımız ana dek onun şehre vardığından ve bu korkunç trajediyle ilgili size haber verdiğinden hiç kuşkum yoktu.”

“Acaba – acaba kocamı görebilir miyim?” diyerek ağladı Bayan Pürneşe.

“Tabii ki, tabii ki” dedi Tükrer. “Kendisi Mavi Oda’da.”

Bayan Pürneşe ile Bert’e odaya giden yolu gösterdi ama odanın kapısında durakladı, Bert annesinin elini hâlâ sıkı sıkı tutuyordu.

“Üzülerek söylüyorum ki,” dedi Tükrer, “onu örten bayrağı kaldıramayız. Yaralarını görmek sizi çok üzecektir… diş ve pençe izleri yani…”

Bayan Pürneşe yine sendeledi ama Bert onu yakaladı, ayakta durabilmesi için sıkıca tuttu. Lord Salyan da yanlarına gelmişti, bir tepsi dolusu turta tutuyordu.

“Kral yattı” dedi Tükrer’e alçak sesle. Tatlıları hazırladığı için adını bildiği birkaç hizmetkârdan biri olan Bayan Pürneşe’ye bakarak, “Ah merhaba” diye de ekledi. “Binbaşı için üzgünüm” dedi Salyan, turta kırıntılarını Bayan Pürneşe ve Bert’ün üzerine püskürterek. “Onu hep sevmişimdir.”

Sonra yürüyüp gitti, Tükrer de Mavi Oda’nın kapısını açıp Bayan Pürneşe ile Bert’ü içeri aldı. Orada Binbaşı Pürneşe’nin Cornucopia bayrağının altında gizlenmiş bedeni yatıyordu.

“En azından onu son bir kez öpebilir miyim?” diye hıçkırdı Bayan Pürneşe.

“Korkarım ki imkânsız” dedi Tükrer. “Suratının yarısı yok.”

“Eli, anne” dedi Bert, ilk kez konuşuyordu. “Eminim elinde bir şey yoktur.”

Ve Tükrer çocuğu durduramadan, Bert babasının bayrağın altındaki eline uzandı, babasının elinde neredeyse hiç iz yoktu.

Bayan Pürneşe dizlerinin üstüne çöktü ve gözyaşlarından ıslanıp porselen gibi parlayıncaya dek kocasının elini tekrar tekrar öptü. Sonra Bert annesinin ayağa kalkmasına yardım etti ve ikisi başka tek kelime etmeden Mavi Oda’dan çıktılar.