36. Bölüm

Cornucopia Aç

Bir yıl geçti… sonra iki… derken üç, dört ve beş yıl geçmişti bile.

Bir zamanlar bereketli toprakları, becerikli peynircileri, şarap üreticileri, pasta şefleri ve mutlu halkıyla komşu ülkeleri imrendiren miniminnacık Cornucopia krallığı tanınamayacak kadar değişmişti.

Hamurhisar’da hayat olabildiğince eskisi gibi devam ediyordu aslında. Tükrer Kral’ın hiçbir şeyin değişmediğine inanmasını istiyordu, o yüzden başkentte, özellikle de Şehir-İçinde-Şehir’de işlerin eskisi gibi yürümesini sağlayabilmek için bayağı bir altın harcamıştı. Kuzeydeki şehirlerdeyse halk perişan haldeydi. Gitgide daha çok işyeri –dükkânlar, tavernalar, demirciler, tekerlekçiler, çiftlikler ve üzüm bağları– kapanıyordu. Ickabog vergisi insanları fakirliğe sürüklüyor ve bu da yetmezmiş gibi insanlar Ickabog’un –ya da evler ve çiftliklerin kapılarını kırıp etrafta canavar izleri bırakan her neyse işte onun– bir sonraki saldırısında kendilerini ziyaret edeceğinden korkuyorlardı.

Bu saldırıların ardında gerçekten Ickabog’un olup olmadığına dair kuşkularını dile getiren insanlar genellikle kısa süre sonra Kara Tabanlar tarafından ziyaret edilirdi. Tükrer ile Kakalak geceleri inanmayanları katledip kurbanlarının evlerinin etrafında ayak izleri bırakan birliklere bu adı vermişti.

Ickabog’dan şüphe edenlere, nadiren de olsa, komşular görmeden sahte bir saldırı düzenlemenin çok zor olduğu şehir merkezlerinde de denk gelinirdi. Bu durumda Tükrer bir mahkeme düzenler ve aynı İyidost ve arkadaşlarına yaptığı gibi ailelerini tehdit ederek suçluya vatana ihanet ettiğini kabul ettirirdi.

Mahkemelerin sayısı arttıkça Tükrer’in daha çok hapishane inşa ettirmesi gerekti. Ayrıca daha çok yetimhaneye de ihtiyacı vardı. Yetimhanelere neden ihtiyacı olduğunu mu sordunuz?

Şöyle ki, ilk olarak çok sayıda anne baba ya öldürülmüştü ya da hapse atılmıştı. Artık herkes kendi ailesine bile bakmakta zorlandığından, terk edilmiş çocukları yanlarına alamıyorlardı.

İkinci olarak, yoksullar açlıktan ölüyordu. Anne babalar kendilerinden ziyade çocuklarını beslediklerinden çocuklar genellikle ailede sağ kalan son kişilerdi.

Ve üçüncü olarak, çaresiz ve evsiz kalmış bazı aileler çocuklarını yetimhanelere bırakıyorlardı çünkü çocuklarının barınacak bir yerleri ve yiyecekleri olmasının tek yolu buydu.

Acaba sarayın hizmetçilerinden Hetty’yi hatırlar mısınız, hani Yüzbaşı İyidost ve arkadaşları tam infaz edilmek üzereyken büyük bir cesaretle Leydi Eslanda’yı uyarmıştı.

İşte Hetty, Leydi Eslanda’nın verdiği altınla bir araba tuttu ve evine, babasının Kocaşişe’nin hemen dışındaki üzüm bağlarına gitti. Bir yıl sonra Hopkins diye bir adamla evlendi ve ikizleri oldu, bir kız ve bir oğlan.

Ancak Ickabog vergisini ödeme çabaları Hopkins ailesine fazla geldi. Bakkallarını kaybettiler ve Hetty’nin ailesi de onlara daha fazla yardım edemedi çünkü onlar da üzüm bağlarını kaybettikten kısa süre sonra açlıktan öldüler. Hetty ve kocası evsiz kalmıştı, çocukları da açlıktan ağlıyordu, bunun üzerine çaresizlik içinde Homur Ana’nın yetimhanesine gittiler. İkizler annelerinin kollarından hıçkıra hıçkıra koparıldılar. Kapı arkalarından çarparak kapandı, sürgüler gürültüyle sürüldü ve zavallı Hetty’yle kocası çocukları gibi hıçkıra hıçkıra ağlayarak oradan uzaklaştılar, bir yandan Homur Ana’nın onları hayatta tutması için dua ediyorlardı.

Resimleme Önerileri

Otuz beş ve otuz altıncı bölümlere ait resimleme önerileri şunlardır:

Gül bahçesindeki Leydi Eslanda

Güller

Leydi Eslanda, Tükrer’in kitabını okurken

Bir hapishane

Bir yetimhane

Resim yarışmasına katılın!

Bütün Bölümler

Ickabog'un bugüne kadar yayımlanan bütün bölümlerini okuyun.