63. Bölüm

Lord Tükrer’in Son Planı

Daisy alayın önünde sarayın avlusuna girdiğinde avlunun ne kadar az değiştiğini görünce çok şaşırdı. Çeşmeler hâlâ akıyor, tavuskuşları hâlâ çalım satarak yürüyordu ve saraydaki tek değişiklik ikinci kattaki tek bir kırık pencereydi.

Sonra muhteşem altın kapılar ardına kadar açıldı ve kalabalık onları karşılamak üzere gelen harap haldeki iki kişiyi gördü: Elinde baltasıyla beyaz saçlı bir adam ve devasa bir tavayı tutan bir kadın.

Daisy beyaz saçlı adama bakarken dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetti ama nazik Ickabebe Daisy’yi yakalayıp ona destek oldu. Bay Kırlangıçkuyruğu öne atıldı, doğrusunu isterseniz uzun zamandır kayıp olan kızının yanında gerçekten kanlı canlı bir Ickabog’un durduğunu fark ettiğini hiç zannetmiyorum. İkisi sarılıp ağladılar ve Daisy babasının omzunun üzerinden Bayan Pürneşe’yi gördü.

“Bert hayatta!” diye seslendi çılgına dönmüş halde oğlunu görmeye uğraşan pasta şefine. “Ama yapması gereken bir şey var… Yakında dönecek!”

Şimdi saraydan daha da çok mahkûm aceleyle avluya çıkıyor ve sevenler kavuştukça mutluluk çığlıkları yükseliyordu, yetimhane çocuklarından pek çoğu öldüğünü sandıkları anne babalarını bulmuştu.

Sonra başka bir sürü şey oldu: Öfkeli Ickabebe’nin etrafını saran otuz güçlü adam Ickabebe başkasını öldürmeye fırsat bulamadan onu sürükleyerek götürdü; Daisy Bay Kırlangıçkuyruğu’na Martha’nın onlarla yaşayıp yaşayamayacağını sordu; Yüzbaşı İyidost, üzerinde hâlâ pijamalarıyla ağlamakta olan Kral Fred’le balkona çıktı ve artık kralsız bir hayatı denemenin vaktinin geldiğini söyleyince kalabalık sevinçle bağırdı.

Ancak şimdi bu mutlu sahneyi bırakıp Cornucopia’nın başına gelen felaketlerin çoğunun sorumlusu olan adamın peşine düşmemiz lazım.

Lord Tükrer kilometrelerce ötede ıssız taşra yolunda atını dörtnala sürüyordu ki atı birden topallamaya başladı. Tükrer atının devam etmesini sağlamaya çalıştıysa da kötü muamele canına tak etmiş olan zavallı at durdu ve Tükrer’i üstünden attı. Tükrer onu kırbaçlamaya kalkınca at onu tekmeledi ve ormana doğru dörtnala fırladı, şunu memnuniyetle söyleyebilirim ki daha sonra atı nazik bir çiftçi buldu ve onu tekrar sağlığına kavuşturdu.

Lord Tükrer’se taşradaki malikânesine doğru patikalarda kendi başına koşmak zorunda kalmıştı, takılmamak için Baş Danışman cüppesini yukarıda tutmaya çalışıyor, birkaç yüz metrede bir takip ediliyor mu diye omzunun üzerinden geriye bakıyordu. Cornucopia’daki hayatının sona erdiğini gayet iyi anlamıştı ama şarap mahzeninde sakladığı bir altın yığını vardı ve at arabasını olabildiğince çok duka altınıyla doldurmayı planlıyordu, sonra da sınırdan gizlice Pluritanya’ya geçecekti.

Tükrer malikâneye vardığında gece olmuştu ve ayakları çok fena ağrıyordu. Topallayarak içeri girdiğinde uşağı Pişkin’e bağırdı, uşağı çok uzun zaman önce Nobby Düğmeler’in annesi ve Profesör Hilehurda kılığına girmişti.

“Aşağıdayım lordum!” diye seslendi mahzenden bir ses.

“Neden lambaları yakmadın Pişkin?” diye bağırdı Tükrer, el yordamıyla merdivenlerden inerken.

“En iyisi evde yokmuş gibi yapmak diye düşündüm efendim!” diye seslendi Pişkin.

“Ah” dedi Tükrer, aksayarak aşağı inerken yüzünü acıyla buruşturdu. “O halde duydun, öyle değil mi?”

“Evet efendim” dedi yankılanan ses. “Her şeyi toparlamak istersiniz diye tahmin ettim lordum, öyle değil mi?”

“Evet Pişkin,” dedi Lord Tükrer, tek bir mumdan yayılan uzaktaki ışığa doğru aksayarak ilerledi, “kesinlikle öyle isterim.”

Yıllardır altınlarını sakladığı mahzenin kapısını iterek açtı. Tükrer’in loş mum ışığında zar zor görebildiği uşak bir kez daha Profesör Hilehurda’nın kılığına girmişti: Beyaz bir peruk ve gözlerini neredeyse yokmuşçasına küçülten kalın camlı gözlükler takmıştı.

“Yolculuk esnasında kılık değiştirmenin akıllıca olacağını düşündüm efendim” dedi Pişkin, Dul Düğmeler’e ait siyah elbiseyle kızıl peruğu elinde tutuyordu.

“İyi fikir” dedi Tükrer, telaşla cüppesini çıkardı ve kostümü giydi. “Üşüttün mü Pişkin? Sesin bir tuhaf geliyor.”

“Buradaki toz yüzünden efendim” dedi uşak mum ışığından uzaklaşarak. “Peki Lord Hazretleri Leydi Eslanda’yla ilgili ne yapmak isterler acaba? Kendisi hâlâ kütüphanede kilit altında.”

“Bırak onu” dedi Tükrer bir an için düşünüp. “Şansı varken benimle evlenmediği için bu ona ders olsun.”

“Fevkalade lordum. Altının çoğunu arabaya ve birkaç ata yükledim. Belki de Lord Hazretleri şu son sandığı taşımama yardım edebilirler?”

“Umarım bensiz gitmeyi planlamıyordun Pişkin” dedi Tükrer şüpheyle, on dakika sonra gelmiş olsa Pişkin’in çoktan gitmiş olup olmayacağını merak etti.

“Ah hayır lordum” diyerek Pişkin onu temin etti. “Lord Hazretleri olmadan gitmeyi aklımdan bile geçirmem. Seyis Pörsük bizi götürecek efendim. Çoktan hazırlandı ve avluda bekliyor.”

“Harikulade” dedi Tükrer, beraber son altın sandığını da merdivenlerden yukarı çıkardılar ve bomboş evden çıkıp Tükrer’in arkadaki avluda karanlıkta bekleyen arabasına yüklediler. Atların sırtlarına bile altın çuvalları yüklenmişti. Arabanın üstüne de içi altın dolu sandıklar halatlarla bağlanmıştı.

Son sandığı da arabaya yerleştirdiklerinde Tükrer, “Bu tuhaf ses de neyin nesi?” dedi.

“Ben bir şey duymuyorum lordum” dedi Pişkin.

“İnleme sesi gibi” dedi Tükrer.

Tükrer orada karanlıkta durduğu sırada zihninde bir anısı canlandı: Yıllar önce bataklığın buz beyazı sisi arasında durması ve orada duyduğu, çalılar arasında çırpınan köpeğin inlemeleri. Bu da benzer bir sesti, sanki bir yaratık bir yere kapatılmıştı ve kendini kurtaramıyordu; bu ses Lord Tükrer’i geçen seferki kadar huzursuz etmişti, tabii geçen sefer Salyan peşinden gelip tüfeğini ateşlemiş ve her ikisini de zenginlik yoluna koyup ülkeyi mahvoluşa sürüklemişti.

“Pişkin, bu ses hiç hoşuma gitmedi.”

“Gideceğini düşünmemiştim lordum.”

Ay bir bulutun arkasından süzüldü ve Lord Tükrer çabucak uşağına döndüğünde –ki sesi birden çok değişik gelmişti– kendi silahlarından birinin namlusuyla karşı karşıya kaldı. Pişkin Profesör Hilehurda’nın peruğunu ve gözlüğünü çıkarınca onun uşak kılığına girmiş Bert Pürneşe olduğu ortaya çıktı. Bir an için ay ışığında çocuk babasına o kadar benzedi ki Tükrer delice bir fikir olmasına karşın Binbaşı Pürneşe’nin mezarından kalkıp onu cezalandırmaya geldiğini düşündü.

Sonra çılgınca etrafına bakındı ve arabanın açık kapısından gerçek Pişkin’i gördü, ağzı tıkanmış, elleri bağlı halde yerde yatıyordu, işte o tuhaf inleme sesi de ondan geliyordu; Leydi Eslanda ise orada gülümseyerek oturuyor ve elinde ikinci silahı tutuyordu. Seyis Pörsük’e neden bir şey yapmadığını sormak için ağzını açtığında Tükrer onun da aslında Roderick Kakalak olduğunu fark etti. (İki oğlanın dörtnala geldiğini anlayan gerçek seyis haklı olarak belanın kokusunu almış ve Lord Tükrer’in en gözde atlarından birini çalıp atı gecenin karanlığına doğru sürmüştü.)

Tükrer’in aklına gelen tek şey, “Buraya nasıl bu kadar hızlı gelebildiniz?” sorusunu sormak oldu.

“Bir çiftçiden birkaç at ödünç aldık” dedi Bert.

Aslında Bert ile Roderick Tükrer’den çok daha iyi binicilerdi, o yüzden atları sakatlanmamıştı. Böylelikle onu geçmeyi başarmış ve Leydi Eslanda’yı kurtarıp altının nerede olduğunu bulacak, uşak Pişkin’i bağlayacak ve uşağın Profesör Hilehurda ile Dul Düğmeler’in kılığına girmesi de dahil olmak üzere Tükrer’in bütün ülkeyi nasıl kandırdığını ona anlattıracak kadar vakitleri olmuştu.

“Çocuklar, acele etmeyelim” dedi Tükrer cılız bir sesle. “Burada bir sürü altın var. Sizinle paylaşırım!”

“O altınlar senin değil, onları paylaşamazsın” dedi Bert. “Hamurhisar’a geliyorsun, adamakıllı bir mahkemeye çıkacaksın.”

Resimleme Önerileri

Altmış ikinci ve altmış üçüncü bölümlere ait resimleme önerileri şunlardır:

Öfkeli Ickabebe

Nazik Ickabebe

Tükrer atından düşerken

Tükrer cüppesi içinde koşarken

Elleri bağlı Pişkin

Bir sandık dolusu altın

Elinde silahıyla Leydi Eslanda

Resim yarışmasına katılın!

Bütün Bölümler

Ickabog'un bugüne kadar yayımlanan bütün bölümlerini okuyun.