9. Bölüm

Çobanın Hikâyesi

“Majesteleri” dedi Balıksırtı, tahtından yeni kalkmış Kral Fred’e doğru aceleyle ilerledi. “Bataklık Diyarı’ndan buraya bir dilekte bulunmak için bir çoban geldi efendim. Biraz gecikti – Majesteleri öğle yemeğini isterse eğer kendisini gönderebilirim.”

“Bir Bataklık Sakini!” dedi Tükrer, kokulu mendilini burnunun altında salladı. “Bir düşünün efendim!”

“Kral’ın huzuruna çıkmak için gecikmek düpedüz küstahlıktır” dedi Salyan.

“Hayır” dedi Fred kısa bir tereddütten sonra. “Hayır – zavallıcık bu kadar yolu geldiyse onu görelim. İçeri gönder Balıksırtı.”

Baş Danışman yeni, kibar ve anlayışlı Kral’a dair başka bir kanıt daha gördüğü için çok memnun olmuştu, hemen çift kanatlı kapılara koşup muhafızlara çobanı içeri almalarını söyledi. Kral tekrar tahtına yerleşti, Tükrer ile Salyan da sandalyelerine geri oturdu, suratları düşmüştü iyice.

İhtiyar adam tahta doğru uzanan upuzun kırmızı halı üzerinde yalpalayarak ilerliyordu, suratı yanık, kırış kırıştı ve yamalı pejmürde kıyafetleri, dağınık sakalıyla bayağı bayağı pisti. Kral’a yaklaşırken şapkasını çıkardı, acayip korkmuş görünüyordu; insanların genellikle eğilerek selam verdiği ya da reverans yaptığı yere vardığında dizleri üstüne düştü.

“Majesteleri!” diye hırıltılı bir sesle konuştu.

Tükrer, ihtiyar çoban koyun gibi meliyormuşçasına, “Meeejesteleri” diyerek onu yumuşakça taklit etti.

Salyan’ın çenesi sessiz bir kahkahayla titredi.

“Majesteleri,” diye devam etti çoban, “sizi görebilmek için beş gündür yollardayım. Zor yolculuk oldu. Pireli saman balyaları üstünde yattım da yürümekten ayaklarıma kara sular indi, çizmelerim de delik deşik oldu böyle—”

“Ah bir an önce sadede gelsen” diye mırıldandı Tükrer, uzun burnu hâlâ mendiline gömülüydü.

“—ama yolculuğum boyunca ben hep ihtiyar Yama’yı düşündüm durdum, efendim beyim ve saraya vardım mıydı bana bir hal çaresi bulursunuz dedimdi—”

“İhtiyar Yama da neyin nesi sevgili dostum?” diye sordu Kral, gözleri çobanın felaket durumdaki pantolonundaydı.

“Köpeğim olur efendim beyim – olurdu mu yoksa, öyle mi diyeyim” diye yanıtladı çoban, gözleri yaşlarla dolmuştu.

“Ah” dedi Kral Fred, kemerindeki para kesesini eliyle yoklayarak. “O halde, sevgili çoban, şu birkaç altın sikkeyi al ve kendine yeni bir—”

“Yoo, efendim beyim, teşekkür ettim ama altın maltın istemem ben” dedi çoban. “İstesem kendime hemen bir enik bulurum da benim ihtiyar Yama’m gibi olur mu hiç, olmaz tabii.” Çoban burnunu koluna sildi. Tükrer irkildi.

“Pekâlâ, o halde neden bana geldin?” diye sordu Kral Fred, olabildiğince kibar bir şekilde.

“Yama’nın nasıl öldüğünü size söyleyivereyim diye efendim beyim.”

“Ah” dedi Kral Fred, gözleri şömine rafında duran altın saatteydi. “Pekâlâ, hikâyeni dinlemekten memnuniyet duyarız ama öğle yemeği saatimiz de gelmiş—”

“Onu Ickabog yedi efendim beyim” dedi çoban.

Şaşkınlıkla dolu bir sessizlik çöktü, sonra Tükrer ile Salyan kahkahalara boğuldu.

Çobanın gözleri yaşlarla doldu, gözyaşları kırmızı halı üzerine parıldayarak düştü.

“Ahh, sizi görmeye neden geldiğimi anlattığımda Kocaşişe’den Hamurhisar’a kadar herkesin maskarası oldum efendim beyim. Aptal aptal gülüp durdular bana, kafadan kontakmışım dediler. Ama ben canavarı kendim iki gözümlen gördümdü, zavallı Yama da gördü de işte canavar onu yemeden önceydi o.”

Kral Fred diğer iki lordla birlikte gülmek için güçlü bir istek duydu. Öğle yemeğini yemek de istiyordu ve ihtiyar çobandan kurtulmak da istiyordu ama bir yandan da o berbat ses bencil, kendini beğenmiş, acımasız diye kafasının içinde fısıldıyordu.

“Ne olduğunu neden anlatmıyorsun öyleyse?” dedi Kral Fred ve Tükrer ile Salyan anında gülmeyi kesti.

“Hay hay efendim beyim,” dedi çoban, burnunu yine koluna silmişti, “alacakaranlık çöktüydü, bir de sisliydi ve Yama’ylan ben bataklığın kenarından eve gidiveriyorduk. Yama bir tane batıçan görüverdi—”

“Ne gördü, ne gördü?” diye sordu Kral Fred.

“Bir batıçan efendim beyim. Onlar sıçan gibi kel şeylerdir de, bataklıkta yaşarlar. Kuyruğuna bakmazsan turtalara pek yakışır bile.”

Salyan midesi kalkmışa benziyordu.

“İşte Yama batıçan görüverdi,” diye devam etti çoban, “sonra bir koşu tutturdu peşinde. Ben bağırırım, o bağırır beyim ama gitti gelmek bilmedi. Ve sonra da efendim beyim, onun acıyla havladığını duydum. ‘Yama!’ diye bağırdım durdum. ‘Yama, ne oldu sana?’ Ama Yama geri dönmek bilmedi efendim beyim. Ondan sonra gördüm işte onu, sisin arasından gördüm işte” dedi çoban kısık sesle. “Kocamandı, gözleri fener gibiydi, ağzı şu taht kadar vardı ve acımasız dişleri bana doğru parlıyordu. O an ben ihtiyar Yama’yı unuttum gitti efendim beyim, sonra ben bir koş bir koş, eve kadar koştum da koştum. Ve ertesi gün yollara düştüm efendim beyim, sizi göreyim dedim. Ickabog köpeğimi yedi efendim beyim ve cezalandırın istiyorum onu!”

Kral birkaç saniyeliğine aşağıdaki çobana baktı. Sonra çok yavaşça kalktı.

“Çoban,” dedi Kral, “hemen bugün kuzeye gidip şu Ickabog mevzusunu etraflıca araştıralım derim. Yaratığa dair en ufak bir iz bile bulunursa seni temin ederim ki gerekirse canavar inine girilip yakalanacak ve köpeğini alma yüzsüzlüğünde bulunduğu için cezalandırılacak. Şimdi şu altın sikkeleri al ve eve geri dönmek için kendine bir araba tut!”

“Lordlarım,” dedi Kral, şaşkına dönmüş Tükrer ile Salyan’a yönelerek, “binici kıyafetlerinizi giyin ve peşimden ahıra gelin. Önümüzde yepyeni bir av var!”