52. Bölüm

Mantarlar

Daisy’yle Martha uzun yıllar Homur Ana’nın lahana çorbasına maruz kaldıktan sonra yedikleri o İslişehir turtalarının tadını asla unutmayacaklardı. Martha ilk ısırığında gözyaşlarına boğuldu ve böyle bir yiyeceğin var olabileceğini hiç bilmediğini söyledi. Yemek yedikleri sırada Ickabog’u unuttular. Turtalarını bitirdiklerinde kendilerini çok daha cesur hissettiler ve ateşten yayılan ışıkta Ickabog’un mağarasını keşfetmek için ayaklandılar.

“Bakın” dedi Daisy, duvarda resimler bulmuştu.

Mızraklı çöp adamlar yüzlerce kıllı Ickabog’u kovalıyordu.

“Şuna bakın!” dedi Roderick mağaranın girişinin yakınındaki bir resmi göstererek.

Ickabog’un ateşinden yayılan ışıkta dördü beraber resmi incelemeye koyuldular; elinde kılıç ve başında tüylü bir miğferi olan çöp adamla karşı karşıya duran tek bir Ickabog’un resmiydi bu.

“Kral’a benziyor” diye fısıldadı Daisy, çöp adamı göstererek. “O gece Ickabog’u gerçekten görmüş olabilir mi dersiniz?”

Diğerleri buna yanıt veremedi tabii ama ben söyleyeyim. Şimdi size bütün gerçeği anlatacağım ve umarım daha önce anlatmadığım için bana gücenmezsiniz.

Fred, Binbaşı Pürneşe’nin vurulduğu o uğursuz gece yoğun bataklık pusu içinde Ickabog’u gerçekten de bir anlığına görmüştü aslında. Size şunu da söyleyebilirim ki ertesi sabah köpeğini Ickabog’un yediğini zanneden ihtiyar çoban, kapıdan gelen tırmalama ve inleme seslerini duyunca sadık Yama’nın eve geri döndüğünü fark etmişti ve tabii bunun da sebebi Tükrer’in köpeği dolandığı çalıdan kurtarmasıydı.

Köpeği Yama’nın nihayetinde Ickabog tarafından mideye indirilmediğini Kral’a haber vermemesinden ötürü ihtiyar çobanı hemen yargılamaya başlamadan önce unutmayın ki ihtiyar adam Hamurhisar yolculuğundan sonra çok yorgun düşmüştü. Her halükârda bu Kral’ın umurunda bile olmayacaktı zaten. Fred puslar içinde canavarı gördüğünden hiç kimse ve hiçbir şey onu canavarın gerçek olmadığına inandıramazdı.

“Merak ediyorum da,” dedi Martha, “Ickabog Kral’ı neden yememiş olabilir?”

“Hikâyelerde anlatıldığı gibi onunla dövüşmüş olabilir mi?” diye sordu Roderick kuşkuyla.

“Aslına bakarsanız, Ickabog insanları yiyorsa,” dedi Daisy, tekrar Ickabog’un mağarasına bakmak üzere arkasını döndü, “burada hiç kemik olmaması da çok tuhaf.”

“Kemikleri de yiyor herhalde” dedi Bert. Sesi titriyordu.

Şimdi Daisy, Binbaşı Pürneşe’nin bataklıktaki bir kazada öldüğünü düşünmekle mutlaka hata ettiklerini hatırladı. Onu kesin Ickabog öldürmüştü. Bert’ün eline uzandı ve ona babasının katilinin ininde olmasının onun için ne kadar korkunç bir şey olduğunu bildiğini hissettirdi, tam o anda dışarıdan gelen güm güm ayak seslerini tekrar duyduklarında canavarın geri döndüğünü anladılar. Dördü birden yumuşak koyun yünü yığınına çabucak geri döndüler ve hiç yerlerinden kıpırdamamışçasına geri oturdular.

Ickabog taşı geri ittirdiğinde acayip bir gürültü koptu ve buz gibi kış havası içeri girdi. Dışarıda hâlâ kar yağıyordu ve Ickabog’un kılları üstünde bayağı bir kar birikmişti. Sepetlerinden birinde bir sürü mantar ve biraz da odun vardı. Diğerindeyse donmuş Hamurhisar tatlılarından vardı.

Gençler onu izlerken Ickabog ateşi yeniden yaktı ve donmuş pasta yığınını ateşin yanındaki düz taşın üzerine yerleştirdi, pastalar yavaş yavaş çözülmeye başladılar. Sonra Daisy, Bert, Martha ve Roderick’in bakışları altında Ickabog mantarları yemeye başladı. Çok ilginç bir şekilde yiyordu. Her seferinde sipsivri tırnaklarına birkaç mantar geçiriyor, sonra onları birer birer, oldukça zarif bir şekilde ağzına götürüyordu, mantarları çiğneyip yutarken bundan oldukça zevk aldığı anlaşılıyordu.

Bir süre sonra dört insanın onu izlediğini fark etti.

Tekrar “Kükredim” dedi ve bütün mantarlarını yiyip bitirene kadar onları görmezden geldi, sonra da artık buzları çözülen Hamurhisar tatlılarını sıcak taşın üzerinden dikkatle kaldırdı ve kıllı devasa pençeleriyle insanlara sundu.

Martha dehşet içinde, “Bizi şişmanlatmaya çalışıyor!” diye fısıldamış olsa da anında bir Süslü Püslü kapıverdi ve kendinden geçmişçesine gözleri kapandı.

Ickabog ve insanlar yemeyi bitirdikten sonra Ickabog sepetlerini düzenli bir şekilde köşeye koydu, ateşi karıştırdı ve mağaranın ağzına doğru gitti, güneş batıyordu ve kar hâlâ yağmaya devam ediyordu. Ickabog derin bir nefes aldı, ses o kadar tuhaftı ki ancak bir müzisyenin çalmaya başlamadan önce gaydasını şişirdiği sırada çıkan sesi duyduysanız tanıyabilirdiniz bunu; sonra da insanların hiçbirinin anlayamayacağı bir dilde şarkı söylemeye başladı. Şarkı karanlığın çökmesiyle birlikte bataklığın dört bir yanında yankılandı. Dört genç şarkıyı dinlerken gitgide mayıştılar ve koyun yünü döşeklerine bir bir kıvrılarak uykuya daldılar.


Bütün Bölümler

Ickabog'un bugüne kadar yayımlanan bütün bölümlerini okuyun.